Kıbrıs Sorunu
KIBRIS SORUNU
Kıbrıs adası Rumlardan değil Katolik Venediklilerden alınmıştır. Ada, 1571’de 2. Selim döneminde alındığında orada bulunan Rumlara da üç özgürlük getirilir : Birincisi dinsel özgürlük. Adada bulunan halka serbestçe Ortodoks Kilisesi’ne gitme ve ibadet etme hakkı tanınır. İkincisi, haftada iki kez angarya olarak derebeyine bedava çalışıp hizmet etmek kaldırılır. Rumların kendi kimliklerini, kişiliklerini, kültürler ve dinlerini korumalarını sağlandı. Üçüncü olarak da o güne kadar tanınmamış olan Rum varlığı tanınmış olur.
Kıbrıs, Anadolu’nun coğrafi uzantısı, doğal bir parçasıdır. Alınmasından sonra adaya belli bir nüfus aktarımı olmuştur. Bu dönemde adaya özellikle Aydın, (Menteşe), Alanya, Konya-Karaman, Mersin, Adana, Hatay, Ankara, Maraş, Kayseri bölgelerinden yoğun göçler olmuştur. 1571′de ne yapıldıysa 1974 Barış Harekatı’ndan sonra da yapılan odur. 1571′de Kıbrıs’ta savaşan askerler -isterlerse tezkere bırakarak orada kalmaları, orada evlenmeleri, yer-yurt edinmeleri, ev verilmeleri, tarla verilmeleri biçimindeki uygulamalar 1974′de yine yapılmıştır. 1974′de yine Türkiye’nin bazı bölgelerinden nüfus aktarımı olmuş, gelenlere ev ve tarla verilmiştir.
İngilizler Adaya Nasıl Yerleşti?
1878 yılında Osmanlı-Rus savaşı sırasında İstanbul önlerine kadar gelen Rus birliklerine karşılık İngilizler ile Fransızların Osmanlı’ya yardım edip Rus işgalinden kurtarmasının bir bedeli olarak Kıbrıs adası 1878’de İngilizlere kiralanmıştır. Kiralanma gerekçesinin özü şudur:
“Bakın az kaldı Ruslar İstanbul’u işgal edeceklerdi. Bu Rus işgali ya da Rusların sıcak denizlere inme emelleri devam edecektir. Siz bu yakınlarda bize konuşlanacak bir üs verirseniz biz size daha kolay yardım edebiliriz; Rus tehdidini daha kolay önleyebiliriz.��?
(Cemal Kutay, Atatürk ve Kıbrıs��?, Benim Kıbrıs’ım, Kasım 1999, s.3)
1878′de İngiltere’yle imzalanmış kira anlaşmasının 5. maddesine göre 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Rusların eline geçmiş toprakların geri alınması durumunda adanın kira sözleşmesi de sona eriyor; İngiltere’nin Kıbrıs adası üzerindeki egemenliği bitiyordu. Ada yeniden Osmanlı topraklarına katılacaktı. O günlerde Rusya’nın ana hedefleri arasında bulunan bu topraklardan geri çekilmesi hayal bile edilemeyecek durumdaydı. Ancak 1917′de Rusya’da ihtilal olup Çarlığın yıkılmasıyla birlikte 1918′de Rusya ile Osmanlı Devleti arasında imzalanan “Brest Litovsk” antlaşmasıyla Kars, Ardahan, Sarıkamış ve Batum’ da yapılan halk oylamalarıyla halk Rusya yerine Anavatanı tercih edince Ruslar çekilmiştir.
Rusların geri çekilmesine karşın sözlerinde durmayıp Kıbrıs’ı anlaşma gereğince geri iade etmeyi kabul etmeyen İngilizler, daha sonra da Osmanlının Almanya’nın yanında 1. Dünya Savaşı’na girmesini bahane ederek Kıbrıs adasını tek yönlü olarak ilhak etmiştir.
1923 yılında Lozan Antlaşması’yla Ada’nın İngiltere’ye devri kabul edilmiş, İngilizlerce sömürge konumu verilen ada Valilikle yönetimliye başlanmıştır.
Türk Nüfus Göçe Zorlanıyor :
![]()
Türlü baskılara maruz bıraktıktan sonra 1925′te İngilizlerin çıkarmış olduğu bir yasayla da adadaki Türklere istedikleri ülkeye gitme hakkı verilmiş, Kıbrıs Türklerinin büyük bir bölümü Anadolu’ya göç etmek zorunda bırakılmıştır.
Mustafa Kemal o günkü Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras’a ile Selanik’ten yakın arkadaşı ve 1925 yılında Lefkoşa Türk Lisesi’ne atanmış olan Kazım Nami Duru’ya talimat vererek Kıbrıs’tan Anadolu’ya gelen Türkler’in nerelere yerleştirildikleri, Kıbrıs’ta bırakmış oldukları mal ve mülklerinin gerçek değerinin verilip verilmediği ve bu insanların durumlarının ne olduğu hakkında bir araştırma yapılması istemiştir. Yapılan bu araştırma Mustafa Kemal’e sunulmuştur. Konuyla bizzat ilgilenen Mustafa Kemal’in emirleriyle de Kıbrıs Türklerine yerleşim hususunda gereken bütün yardımlar yapılmıştır.
Adada sömürge yönetimi altında kalan Türkler, tümüyle İngiliz yasalarına göre yönetilmiş; İngilizlerse kendi dil ve kültürlerini yerleştirmek amacıyla her türlü yolu uygulamışlardır. Ancak yine de direnebildiğince direnen Kıbrıs Türkleri Anavatan’daki harf devrimini bir yıl sonra, 1929 yılında İngilizlere rağmen benimsemiştir. Anavatan’dan bazıları “Benim Kıbrıs meselem yok.��? ya da “AB yolunda Kıbrıs kamburdur.��? dedikleri zaman yüzünü Kuzey’den çevirmemiştir.
Adayı Yunanistan’a bağlamak (Enosis) amacıyla Rumların Türkleri katletmeye başlaması, Türklerin adanın %3’lük bir kesimine hapsedilmesi ve toptan soykırıma uğratılacakken Türkiye’nin bütün dünyaya kafa tutarak yaptığı askeri harekatla birlikte kurtarılmasını unutmayan, Anavatan’a yürekten bağlı Kıbrıs Türkleri büyük Türk ulusundan umudunu asla kesmemiştir.
İşin bir yönü buyken öbür yönüyse Rumlaşmış, tarihte hiçbir zaman var olmamış uyduruk bir Kıbrıslılık kimliğini savunan ya da İngiliz dil ve kültür emperyalizmi altında ezilmiş sahte milliyetçi kişilerin varlığıdır. Kıbrıs Türk halkıyla Türkiye Türklerinin kaynaşması için gerekenlerin yapılması noktasında da hem Türkiye’nin hem KKTC’nin çeşitli eksiklikleri olması içteki hainlere fırsat vermiştir. Kültürel alandaki boşluğu dolduran Rum-Yunan, İngiliz, AB ve ABD, çok büyük paralarla örgütlediği sivil toplum örgütleri aracılığıyla Türk yurdu Kıbrıs’ı, Anavatan’dan koparmak için var güçlerini kullanmaktadır.
RUMLARIN TÜRKLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM
(YABANCI GÖZLEMCİLERİN AĞZINDAN)
Mathiati Katliamı : 208 Türk’ün yaşadığı Lefkoşa’nın Mathiati Köyü’ndeki vahşet.
“(…) İlk dakikalarda üç Türk ciddi olarak yaralandı. Türkler beyaz, küçük evlerinden sokağa fırladıklarında, küfreden ve çığlıklarla gülen kalabalık, bunları yol boyunca iteklemeye ve tekmelemeye başladı. Dipçik darbeleriyle yerlere yıkılan dehşete kapılmış Türkler, sokaklarda sürüklenirken; kalabalık evlere doluşup, ocaklardan yanan kütükleri çekip perde ve yatakları yakmaya başladı. Yıllar boyunca güneşte kurumuş ahşap çatı kirişlerini önce dumanlar, sonra da ateş sardı. Gürültüyle uyanıp ağlamaya başlayan emzikli bebeleri sıkıca tutmuş, çoğu gecelikli ve ayakları çıplak olan kadınlar, yürüyebilen ve pantolon veya mavi çizgili pijamalarının paçalarını tutmuş çocuklarıyla birlikte, yaralılarını sürükleyen Türkler alevler içindeki sokaklarda itilip kakılıyorlardı. Rum gençler histerik bir biçimde evlere ateş ediyor, kısılmış sesleriyle çılgıncasına bağırıyorlardı. Ateşler evlerin bir kısmını bütünüyle kaplamadan gruplar halinde içlerine doluşup eşya ve tabak-çanağı kırmağa değerli eşyaları kapıp ceplerine doldurmaya başladılar. Evlerin gerisinden gelen çılgınca sesler saldırganların dikkatini Türklerin hayvanlarına çekti. Ahırlara doluşup sağlam inekleri, keçi ve koyunları makineli tüfekle taradılar. Tavukları havaya atıp, gıdaklar ve çırpınırlarken ateş ediyorlardı; gövdeleri bir tüy bulutu halinde parçalanıyordu. Kalabalık kana susamış bir çılgınlık içinde bağrışıyordu. Türkler, donmuş, açık yol boyunca sürüklenip köyden çıkarıldılar. Azap içinde, tamamıyla Türklerin oturduğu bir sonraki köyün, Kochatis’in yakınlarında bırakıldılar. Kochatis köyünün Türkleri komşularına yardım etmek için evlerinden fırlarken kalabalık ateş etme, yakma ve yağmalama çılgınlığına devam etmek üzere Mathiati’ye geri döndü.”
(H. Scott Gibbons, Peace Without Honour, Ankara 1969, s. 31)
Ayvasıl Katliamı : Ayvasıl (Ayios Vasilios) Köyü Katliamı :
“Silah sesleri duyuldu; tüfek dipçikleri ile kilitli kapıları kırdılar; insanlar sokaklara sürüklendi. 70 yaşında bir Türk, kırılan ön kapısının sesiyle uyandı. Sendeleyerek yatak odasından çıktığında, bir sürü silahlı gençle karşılaştı. “Çocuğun var mı?” diye sordular. Şaşkın bir biçimde “Evet” dedi. “Dışarı gönder” diye emrettiler. 19 ve 17 yaşlarındaki iki oğlu ve 10 yaşındaki kız torunu aceleyle giyinip, silahlı adamların peşinden dışarı çıktılar. Çiftlik duvarının dibine dizildikten sonra, silahlı adamlar tarafından makineli tüfek ateşiyle öldürüldüler. Başka bir evde, 13 yaşında bir erkek çocuk elleri dizlerinin arkasına bağlanıp yere yıkıldı. Ev talan edildi ve talancılar çocuğu tekmeleyip ırzına geçip, sonra da bir tabancayla başının arkasından vurdular. O gece Ayios Vasilios’ta toplam olarak 12 Türk katledildi. Diğerleri toplandı, itilip kakılarak oradaki Türklerin yanına sığınmak üzere Skylloura yoluna çıkarıldı. Gecelikleri, pijamaları ve çıplak ayaklarıyla soğukta sendeleyerek ilerlemeye başladılar. Rumlar karanlıkta arkalarından ateş ediyorlardı. Silahlı adamların dikkati Türk evlerine çevrildi. Evleri yağmalayıp tahrip ettiler, yorulduklarında da ateşe verdiler. Aynı yörede, tek kalmış çiftlik evlerinde dokuz Türk daha öldürüldü.”
(H. Scott Gibbons, Peace Without Honour, s. 73)
![]()
Kumsal Katliamı :
“Silahlı adamlar kapıları kırdılar; dipçikleyerek, döverek, yumruklayarak ve küfrederek Türk evlerine doluştular. Kumsal’dan geri çekiliş başladı. Bir kere daha, Naziler’in saldırısı altında bozguna uğrayan Avrupa’da olduğu gibi aileler, şaşırmış, dehşete düşmüş bir halde kulaklarında tüfeklerin gürültüsü ve makinelilerin takırtısının yankısıyla evlerinden soğuk sokaklara döküldüler.
Kayıp düşerek, birbirlerine tutunarak koşmaya başladılar. Sokakta bir kadının “Allah rızası için birisi yardım etmeyecek mi?” diyen çığlığı yankılandı. Kumsal’ın Türk sakinlerini 159′u o gece kaçamadı. Banyodaki dört kişi ve ev sahibesinden başka dört kişi daha o gece öldürüldü. 150′si rehin alındı. Rehinelerden bir kısmını bir daha gören olmadı.”
(H. Scott Gibbons, Peace Without Honour, s. 76)
İtalyan Gazetecinin Gözlemleri : Ocak 1964′de Kıbrıs’ta bir İtalyan gazetecinin gözlemleriyse şöyledir :
”Şu anda Türklerin köylerinden göçlerine şahit oluyoruz. Rum terörü acımasız; binlerce kişi evlerini, topraklarını, sürülerini terk ediyor. Bu sefer Helenlik laflarının ve Plato’nun bütününü bu barbarca ve kudurmuş davranışları gizlemesi imkansız Türk köylerinde akşam üstü saat dörtte sokağa çıkma yasağı yürürlüğe giriyor. Tehditler, silah sesleri ve kundakçılık girişimleri karanlık basar basmaz başlıyor. Ne kadın, ne de çocuğun gözetilmediği Noel katliamından sonra, herhangi bir mukavemet imkansız gözüküyor.”
(Giorgio Bocca, İl Giorno, 14 Ocak 1964)
Amerikalı Gazetecinin Gözlemleri : Lefkoşe’nin Ayios Sozomenos köyündeki olaylar hakkında, Time muhabiri Robert Ball’ın gözlemleri şöyledir:
“En şiddetli çarpışma, Rumların yumru yumru zeytin ağaçlarının örtüsünden yararlanarak taarruz ettikleri köyün batı kıyısında olmaktaydı. Dokuz Türk’ün sığındığı kerpiç evin bir penceresi bir roketatar mermisiyle uçurulmuş, ikinci katı da kurşun delikleriyle tam anlamıyla kevgire dönmüştü.
Umutsuzluk içinde dere yatağına doğru, kaçmaya çalışan bir Türk çoban, kapıdan birkaç adım ötede vuruldu. Bir diğeri ise eline geçirdiği bir yabayla Yunan mevzilerine tek başına, nafile bir taarruza kalktı, hemen öldürüldü.”
(Robert Ball, Time, 14 Şubat 1964)
İngiliz Gazetecinin Gözlemleri :
“Kıbrıs’ın istilasından sonra yüzlerce Kıbrıslı Türk, Milli Muhafızlarca rehine alınmış, Türk kadınlarının ırzına geçilmiş, çocuklar cadde ortasında öldürülmüş ve Limasol’daki Türk mahalleri tamamen yakılmıştı.”
(David Leigh, The Times, Londra, 23 Temmuz 1974)
Bir Alman Turistin Gözlemleri :
“Yunanlılar’ın kasaplığını insan zekası kavrayamaz… Magosa etrafındaki köylerde Rum Milli Muhafızları, vahşetin eşsiz örneklerini gösterdiler. Türk evlerine girdiler; acımasızca kadın ve çocuklara mermi sıktılar; birçok Türk’ü, gırtlağından kestiler; Türk kadınlarını toplayarak ırzlarına geçtiler…”
(Almanya’nın Sesi, 30 Temmuz 1974)
Ezilmiş Çiçekler’den Alıntı :
“Kıbrıs Rumları, XX. yüzyılda, çağdışı davranışlar sergileyerek giriştikleri katliamlarda masum Kıbrıs Türkleri’ni hunharca öldürmekle kalmayıp kazdıkları çukurlara yarı canlı insanları da doldurmuşlardır. İşte gün ışığında mezardaki pek çok insan cesedi Yunan vahşetini dünya kamu oyuna tanıtıyor. Toplu mezarlardan çıkarılan Kıbrıslı masum Türklerin cesetleri, yıllardan beri adada derebeylik yasalarını uygulayan Rumların, ne derece sefil bir yaratık olduklarını kanıtlıyordu…”
(James Rayner, Ezilmiş Çiçekler, Lefkoşe 1982, s. 25)









